Olark Livehelp

 

 

         Süreyya Ciliv Endüstri ve İşletme Mühendisi ve  Elektronik mühendisi.Microsoft Amerikada çalışmış,Microsoft Türkiye Genel Müdürlüğü görevlerini yürütmüş birisi.Turkcell ise bir dev. Her ay 33 milyon hat sahibinden milyonlarca dolar kazanç elde eden bir finans merkezi. Milyonlarca kişinin  kişisel bilgilerine sahip veri merkezi.Turkcell bir finansçı, bir holding yöneticisi,iletişim uzmanı değil de bir yazılımcı Süreyya Ciliv i seçmişti.Turkcell çalışanlarının her zaman dile getirdiği bir söz vardır:"Turkcell yalnız bir cep operatörü değil,bir teknoloji firmasıdır."sözlerinin ardında Süreyya Ciliv n yattığını tahmin ediyorum.İşte Türkiye'nin en başarılı ceolarından Süreyya Ciliv in Sabah gazetesinde yayınlanan röportajında anlattığı hayat hikayesi:

 

        Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv, "Beni heyecanlandıran üç tane T var: Türkiye, teknoloji ve Turkcell," diyor. ABD'de Microsoft'tan Turkcell'e transferine bir tek oğlu karşı çıkmış, o da eskisi kadar beraber olamayacakları gerekçesiyle. Şimdi o da memnun.

     Bundan üç ay önce randevulaştık Ciliv'le ancak geçen hafta konuşmak mümkün oldu. Bir Amerika'da, bir İzmir'de, bir bakıyorsunuz Türkiye'nin bambaşka bir köşesinde. Arı gibi çalışıyor, yakalamak ne mümkün. Sonunda geçen hafta karşı karşıya geldik. İlginç biri; Türkçe'yi tane tane, yavaş konuşuyor. Önce o beni sorguya çekiyor; nereden geldim nereye gidiyorum, hangi okullarda okudum, nereliyim, hayatımdaki en büyük dönüm noktam nedir... Bir bir soruyor, anlatıyorum. Rahatlıyor, bu kez de o sorularıma cevap vermeye başlıyor. Çocuklarını anlatırken gözleri parlıyor ancak engelli kızı hakkında konuşmaktan kaçınıyor, aile fotoğrafını ısrarla istesem de sadece 'çok samimi arkadaşız' dediği oğluyla fotoğrafını veriyor. Ciliv'in başarılarla dolu hayat hikâyesi çok çok ilginç. Hırsı, iddiası, vizyonu, inancı ve özellikle baba figürü kesinlikle okumaya değer. İyi pazarlar...

- Hikâyeniz nerede, ne zaman başlıyor?
- Doğumdan başlayayım... 1958 Zonguldak doğumluyum. Babam inşaat mühendisiydi. Zonguldak'a yakın, Çatalağzı santralında çalışıyordu o sıralar. Çok gezdim ben, ilkokulu yedi ayrı okulda okudum. İlkokul üçüncü sınıftayken annem ve babam ayrıldı. Benden iki yaş küçük bir erkek, bir de kız kardeşim var. Babaanne ve halamızla büyüdük Ankara'da.

- Baba ve anneden uzakta mıydınız hep?
- Evet, yatılı okudum ben. Ankara Koleji'ni de kazanmıştım ama babam Kadıköy Maarif Koleji'ne gitmemi istedi. Annem de İstanbul'da olduğu için işime geldi.

- Size neler kattı yatılı okumak?
- Hazırlık sınıfından lise sona kadar çocuklar var etrafınızda; siz onların arasında, ezilmeden yaşamayı, problemlerinizi kendi başınıza çözmeyi öğreniyorsunuz.

- Nasıl bir öğrenciydiniz siz?
- Hatırlıyorum, ortaokul 1'de matematikten 10 üstünden 6 almıştım. Biliyordum bu not babamı memnun etmeyecek! Sorduğunda "Birinci sınıfın en yüksek ikinci notunu aldım," dedim. Babam cingöz ve çok takipçi biri olduğu için tekrar sordu kaç aldığımı, duyunca da "Utanmıyor musun, bir de övünüyorsun," diye çok kızdı. O önemli bir andı benim için; o günden sonra matematiğe çok önem verdim, hafta sonları verilen ödevleri daha dikkatli yaptım ve ortaokul 3'te TÜBİTAK'ta Türkiye üçüncüsü oldum matematik dalında.

- Baba ve anne figüründen hangisi etkiliydi üzerinizde?
- İkisinin de güçlü tarafları vardı. Annem iyilik dolu, hiçbir materyalist tarafı olmayan, çok duygusal, çok dürüst biriydi.

- Baba daha mı katı?
- O çok hesap yapan, işini sağlama alan, çalışmaya düşkün biriydi. İkisinden de değişik yönler aldım.

- Anne-baba ayrı olunca ve yatılı okuyunca, daha mı katılaşıyor insan?
- Burada genelleme yapmak ne kadar mümkün bilmiyorum ama ben çok duygusaldım ve anneden uzakta olmanın özlemini çok çektim, annemi hep çok özledim.

- Neden annenizin yanında kalamadınız?
- Mahkeme öyle karar verdi, bizim seçimimiz değildi. Hafta sonları hep annemin yanına çıkıyordum.

- Peki anneye ve babaya karşı öfke duydunuz mu boşandıkları için?
- İnanın çok küçüktük, öfke falan duymadık ama çok üzülüyorduk. Bir yerde de şanslıydık; halam profesör doktordu, bize çok destek oldu, yetiştirdi bizi. Bardağın dolu tarafından bakmak, eksik tarafa fazla odaklanmamak lazım.

- Babanız eğitim odaklı, ısrarcı biri anladığım kadarıyla. Bütün seçimlerinizi o mu yaptı?
- Kadıköy Maarif Koleji'nden sonra Ankara Fen Lisesi'ni kazandım. Açıkçası babamın ısrarlarıyla gittim oraya da. Büyük direnç gösterdim çünkü keyfim yerindeydi, basket takımındaydım, çok iyi arkadaşlarım vardı, anneme yakınım... Ve o zamanlar bana göre 'inek' öğrencilerin gittiği bir okula gitmek istememiştim. Babamı ikna etmek için de her şeyi denedim. Ancak inisiyatifi bana vermedi, zorla götürdü beni ve çok da iyi yaptı!

- Affınıza sığınarak soracağım, inek bir öğrenci miydiniz?
- O kadar yıllık öğrencilik hayatımda kimse bana inek demedi açıkçası! (gülüyor) Çünkü benim düşük not aldığım dersler de vardı, hiç kafayı takmazdım. Fakat önemli gördüğüm derslerde de en iyisini yapmak için kendimle yarışırdım. Spora ve arkadaşlığa çok önem verdim.

- Üniversite seçimini nasıl yaptınız?
- İlk tercihim ODTÜ elektronikti, kazandım. Tabii okul çok karışıktı, sağcılık solculuk kavgaları bir türlü bitmeyince, en son okul sekiz ay kapatılınca yurtdışına gitmeye karar verdim. Burs imtihanlarına girdim, kazandım ve Amerika'da okumaya hak kazandım.

- Ve Amerika günleri...
- Amerika'daki bursum endüstri ve işletme mühendisliğiydi. Fakat kafamda hep 'elektronik' vardı. Teknoloji, bilgisayarlar dünyaya hakim olacaktı, görüyordum. O yüzden Michigan Üniversitesi'nde 3 buçuk senede iki diploma aldım. Okulun kafeteryasında çalıştım, zengin çocuklarının 'onu getir, bunu götür' demesi ağırıma gidiyordu açıkçası, itiraf etmeliyim ki...

- Hikâyenize baktığımda çok hırslı biri duruyor karşımda, doğru mu?
- Evet, hırslıyım. Yani daha iyisini yapmak için, en iyisini yapmak için içimde bir ateş, arzu var. Ama bu her konuda böyle değil. Kendi seçtiğim konular için böyle.

OKUL DEĞİL ÖĞRENMEYE HEVES VAR MI O ÖNEMLİ!
- Harvard'da okumayan, Amerika'da eğitim görmeyen insanların CEO olması imkansız mı?
- İşin gerçeği, ben Harvard'da okuduğum şeyleri 25 sene geride bıraktım. Sen öğrenmeye hevesli misin, o önemli. Bu çalışma azmi, vizyon, bir konu hakkında derin bilgi sahibi olma, insan ilişkileri, yani sağlam bir temelin olmasıyla ilgili. Bill Gates'in de diploması yok.

 

 

Bu yazıyı diğer sitelerde paylaş

E-mail | Permalink | 1 Yorumlar| Trackback



    

    

 

     Yeni nesil bir arama motoru olarak sadece kelimelerle arama yapmayan Bing, sizin verdiğini ipuçlarından yola çıkarak gerçekten ne aradığınıza içerik olarak odaklanıyor. Bir arama motoru olarak hızlı olmasının yanında Türkçe için de çok iyi bir içerik sağlaması en önemli noktalarından.Bing Microsoftun iddasına göre kullanıcılara daha ilk sayfadan itibaren en iyi sonuçları sunacak.

    1 Haziran da Amerika da hizmete girecek olan Bing diğer ülkelerde geçici sürümleriyle hizmete devam edecek.Yaklaşık 1 aylık süre sonrasında ise tüm ülkelerde tam olarak kullanıma açılacak.

      Kullanıcıların sorularına cevap verecek zeki program olarak da anılan Bing "Live Search" arama motorunun yerini alacak.

 

Bu yazıyı diğer sitelerde paylaş

E-mail | Permalink | 0 Yorumlar| Trackback



 

Asp.Net te Gmail in mail gönderme protokolünü kullanarak mail atabilmek için aşağıdaki adamları izleyebilirsiniz..

1.Adım  namespace ler eklenir:

using System.Net;

using System.Net.Mail;   

2.Adım  gönder butonumuzun click ine aşağıdaki kodlar yazılır:

protected void btnGonder_Click(object sender, EventArgs e)

{

 SmtpClient client = new SmtpClient();

 MailMessage msg = new MailMessage();

 msg.To.Add("gönderilecek@mail.com"); //mail göndermek istediğiniz herhangi bir hesap

 msg.From = new MailAddress("deneme@domain.com"); //gmail kullanıcı adınız

 msg.Subject = txtKonu.Text;

 msg.IsBodyHtml = true;

 msg.Body = txtMesaj.Text;

 NetworkCredential guvenlikKarti=

 new NetworkCredential("admin@domain.com","şifre"); //gmail kullanıcı adı ve şifreniz

 client.Credentials = guvenlikKarti;

 client.Port = 25; //gmail için port no:25

 client.Host = "smtp.gmail.com ";

 client.EnableSsl = true;

 client.Send(msg);

}

Bu yazıyı diğer sitelerde paylaş

E-mail | Permalink | 15 Yorumlar| Trackback



         
Bu, bir kartal yumurtası bulup onu kır tavuklarının yuvasına koyan genç bir Amerikan kızılderilisinin hikayesi bu. Kartal yumurtadan çıkar civcivlere katılır. Tabii muhteşem renkleri, iri ve güçlü kanatlarıyla diğerlerinden farklıdır, ama diğer tavuklardan biri olduğuna inanarak büyür. Pislikleri eşeler, tohumları gagalar, gıdaklar, birkaç santim zıplayıp yeni bir şey gagalamak için kanatlarını döver. Çünkü tavuklar böyle yapıyordur. Bir gün gökyüzüne bakar ve inanılmaz bir yetenekle yelken uçuşu yapan muhteşem bir kuş görür."Ne güzel bir kuş! Nedir bu?" diye sorar. "O bir kartal." cevabını verir tavuklardan biri, “O bütün kuşların reisi. Ama aklına getirmeye bile kalkma, asla onun gibi uçamazsın.” Sonunda kartal bir kır tavuğu olduğunu düşünerek ölür.
          Yenilgilere inanırsan,ve de buna uzun süre devam edersen sonunda yenilgi bir gerçek olur.
 Normal Vincent PEALE

Bu yazıyı diğer sitelerde paylaş

E-mail | Permalink | 0 Yorumlar| Trackback



 

      Veri Tabanı Yönetim Sistemleri dersi dönem ödevi olarak geliştirdiğim E-Bilet projesinin arayüzünü buradan inceleyebilirsiniz.

 

Bu yazıyı diğer sitelerde paylaş

E-mail | Permalink | 0 Yorumlar| Trackback



 

 

               Hayalen geçmiş zamana doğru uzanalım. Git gide tâ dünyanın lâv hâlinden yeni yeni uzaklaşmaya başladığı, soğumaya yüz tuttuğu devreye varalım. İçi kızgın ateş, dışı ise yavaş yavaş sakinleşmekte olan bu arz küresinin başında durup, bugün şahit olduğumuz eşyanın isimlerini birer birer sayalım. Sözlükteki bütün isimleri burada sıralayacak değiliz. Sadece konuya ışık tutmaya yetecek birkaç kelimeyi hatırlayalım: 
El, ayak, kanat, göz, ince bağırsak, pankreas, pençe, gaga, tırnak, dal, kök, yaprak, çam, söğüt, elma... 

            Bu kelimelerle evrim safsatasına bir bıçak atalım, sonra bunlara yeni kelimeler ekleyelim. Bu gün dünyamızda hayat süren bitki ve hayvan türlerini sayalım birer birer. Her birinin organlarını tek tek hatırlayalım. Ve soralım kendimize: bütün bunlar sonsuz bir ilim ve hikmetten haber vermiyorlar mı? Bunların bir ateşin soğumasıyla kendi kendine, zamanla evrim geçirerek meydana geldiklerine nasıl inanılabilir?.. 

      Yine mâziye dönüyoruz. Dünya dayanmış döşenmiş. Boş bir saray gibi, misâfirlerini bekliyor. O an kâinatta olmayıp, bugün iç âlemlerimizi kuşatmış olan manevî hâdiseleri bir bir hayalimizden geçirelim: Sevgi, korku, merak, endişe, kin, merhamet, zulüm, kurnazlık, saflık, hırs, umursamazlık, şefkât... 

      Bütün bunlar, yeryüzündeki canlılara nereden ve nasıl ithal edildiler? Sonsuz denecek kadar çok olan bu farklı karakterler, hangi evrimle vücut buldular? 

      Yaratılış ister âni olsun, ister milyarlarca sene sürsün. İnsan, ister doğrudan yaratılsın ister dolayısıyla. Şu soruların cevabı nasıl verilecek: Görmeyen kâinattan gören insanları kim çıkarttı? Bilmeyen şu âlemden, bilen meyveleri (insanları) kim süzdü? Hissetmeyen, sevmeyen, korkmayan şu saraya, bu hissiyatla donatılmış misafirleri kim getirdi? Görmemek nasıl evrim geçirdi de görmek oldu? İşitmemek işitmeye, anlamamak anlamaya nasıl inkılâp etti? Can nedir bilmeyen bu kâinat ağacı, canlı meyveleri nereden elde etti?.. Akıllara durgunluk veren bu olayları cahil unsurların uzun süre beklemesiyle izah etmek mümkün mü? 

         Şimdi bir perde daha gerilere gidelim. Kâinatın şu hazır hâle getirilmek üzere ilk hareket noktasına hayalen uzanalım. O noktadan evvel hiçbir mahlûk mevcut değil. Şu sayacağım kelimeleri hayalimizden sıra sıra geçirelim: Su, taş, hava, yıldız, ay, gezegen, güneş, demir, azot, krom, nikel, dağ, ova, sema, samanyolu, cazibe, radyoaktif dalgalar, elektrik... Ve daha niceleri. 

       Bu eşyanın yoktan yaratılışı, sonsuz bir ilim ve kudret sahibine verilmezse nasıl izah edilecektir? Dünkü boş arsada bugün bir köşk görüyorsak hemen soruyoruz: “Bu köşkü kim yaptırdı?’ sorusu değil aklımızdan, hayalimizden dahi geçmiyor ki; arsa evrim geçirdi de köşk oldu diyelim. O halde, yokluk üzerine halk ve inşa edilen bu kâinat için, bu safsata nasıl ileri sürülebiliyor. Yokluk, evrim geçirdi de varlık mı oldu? 

      Bütün bunlar bir yana, şu sorunun cevabını arayalım: Dünya ile güneş başlangıçta aynı mahiyette iken, dünya okyanuslarla, ormanlarla, hayvanlarla, insanlarla doldu da beriki neyi bekliyor. Niçin evrim geçirmiyor? Çok iyi biliyoruz ki o da tekâmül etse ortada ne güneş kalır, ne dünya. O halde, soruyu şöyle değiştirelim: Güneşin tekâmülüne kim müsaade etmiyor? 

        Bazıları, Darwin’in yaratıcıya inanan bir evrimci olduğunu iddia ederler. Ben aksini savunacak değilim. Yalnız, şu var ki, bir evrimci yaratıcıya inanıyorsa, savunduğu teori ile bu inanç birlikte düşünüldüğünde, ortaya şöyle garip bir tablo çıkar: “Bu kâinat, bir yaratıcı tarafından güneşi, ayı, yıldızlarıyla; havası, toprağı, yer altı kaynaklarıyla, tam tamına canlıların yaşayabilecekleri şekilde yaratılmış. Sonra, artık o yaratıcı işe karışmamış... Evrimle, isteyen deve olmuş, isteyen tilki, isteyen maymun olmuş, isteyen insan, isteyen elma vermiş, isteyen zeytin. 

      Evrimi, Darvin’den de önce savunan Lamark şöyle diyor: “Zürafanın atası, geyiğe benzeyen ve boynu uzun olmayan bir tip idi. Ortamda yeterince ot bulamayınca ağaç yapraklarını yemeye mecbur kaldı. Alt yapraklar bittikçe daha yükseklere erişebilmek için çabaladı. Böylece boynu uzadı, nesilden nesile geçtikçe daha fazla arttı ve bugünkü zürafa ortaya çıktı.” 

      Bu iddiayı ciddiye alanlara soralım: Zürafa boynunu uzattı ki, ağacın yukarı kısmındaki yapraklarını yesin, deniliyor. İyi ama, meyve ağaçları niye meyve verecek şekilde evrim geçirdiler. Meyveleri kendileri mi yiyeceklerdi, yoksa yavruları mı? İnsanın hizmetine verilen at, bu çevikliğini otları yakalamak için mi kazanmış dersiniz? Öküz, yükümüzü taşımak için mi güçlü oldu? Tavuk, elimizden kaçmamak için mi uçamayacak şekilde evrim geçirdi? 

        Âlemdeki varlıklar için, “mektubat-ı rabbaniye” tâbiri kullanılmakta... Yâni, her varlık bir ilâhî terbiyeden geçmiş, çok mânâlar yüklenmiş, ayrı bir şahsiyet kazanmış ve bir rabbanî mektup olmuş. Bu mektupların mürekkebi: Atomlar. Bir materyaliste göre, mektupları mürekkepler yazmışlardır. Tabiatçıya göre mürekkebin mektup olması tabiîdir. Ve bir evrimciye göre; “Mektuplar mürekkeplerin çok uzun süre beklemesiyle yazılmışlardır!” 

      Kâinat kitabının mürekkebi atomlardır, dedik. Bu atomlar ilâhî kudret ile var edilmişler ve yüz kadar elementten sonsuz denecek kadar çok yıldız, güneş, gezegen yaratılmış. Bunların tamamına birden kâinat diyoruz ve onun kendi kendine var olmayacağını, yahut bir başka kâinatın evrim geçirmesiyle meydana gelemeyeceğini çok iyi biliyoruz. 

      Güneş sistemimize bakalım: O da ayrı bir sistemin evrimleşmesiyle ortaya çıkmış değil. 

       Bugün her türün ayrı bir genetik yapıya sahip olduğu ispat edilmiş durumda. Canlılardaki, terbiye fiili, bu genetik yapı ve bu ilâhî program üzerine cereyan ediyor. O sonsuz ilim ve kudret sahibi, milyarlarca çekirdeği, yumurtayı, nutfeyi harika bir terbiyeden geçiriyor. Âdetâ noktalardan kitapları, damlalardan ummanları çıkarıyor... 

       Evrim felsefesini dâvâ edinenler bu sonsuz rahmeti ve bu ilâhî terbiyeyi hiç nazara almazlar ve insanlara şöyle seslenirler: “Ne bu âlem düşünülmeye değer, ne de kendi varlığınız! Siz bunları bir tarafa bırakınız! Sadece ve sadece ilk insanın hangi hayvandan evrimleştiğine kafa yorunuz!..”

Prof.Dr. Alaaddin Başar

  

Bu yazıyı diğer sitelerde paylaş

E-mail | Permalink | 3 Yorumlar| Trackback



 

 

       Sertifikasyon almayı düşünen bir yazılım geliştirici veya sistem uzmanıysanız yada sadece bilgi seviyenizi test etmek istiyorsanız, Microsoft'un "Are you Certifiable" çevrimiçi oyunu ilginizi çekebilir.

       Yazılım geliştirme ve IT Pro disiplinlerine göre iki seçenek sunan bu eğlenceli oyunu oynamak için yapmanız gereken, www.areyoucertifiable.com adresine gitmek.

Bu yazıyı diğer sitelerde paylaş

E-mail | Permalink | 0 Yorumlar| Trackback



Nokia telefonların sar değerlerini öğrenmek için buraya tıklayınız.  

     Vücudun 1 kg sinin sıcaklığını 1° C yükselten elektromanyetik güç miktarına SAR değeri denir.
     SAR=4 Watt/kg.Bu değerin 10 da biri meslekleri gereği elektromanyetik alanlara maruz kalanlar için (0.4 W/kg), 50'de 1'i ise genel halk maruziyeti için (0.08 W/kg) limit değeri kabul edilmiştir.Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü tarafından 1996 yılından beri yürütülen Elektromanyetik Alan Projesinde (WHO-EMF Project) cep telefonu SAR değerleri için üst sınıra (0.08 W/kg) yakın olan 0.1 W/kg SAR değeri önerilmektedir. Bu değerin üzerindeki cep telefonları tercih edilmemeli. 

      İnsan vücudunda bir derecelik sıcaklık artışına neden olan elektromanyetik güç yutulması sınır değer olarak kabul edilmiş. Normal vücut sıcaklığı 36,5 derece, bu 37,5 olursa ve bu birkaç gün sürerse insan vücudu bunu düzenlemekte zorlanıyor ve kısa dönemli olumsuz etkiler baş gösteriyor. İşte bu sınır  eşik olarak kabul edilmiş. Genetik, psikolojik, biyolojik benzeri etkiler işin içine katılmamakta.

      Cep telefonlarının en çok radyasyon yaydığı zamanlar, telefon çaldığı ve çevirdiğiniz numaranın bağlandığı anlardır. Bu sırada telefonu baş bölgesinden uzakta tutmak gerek. (Gelen çağrıyı açtıktan veya karşı taraf görüşmeye açtıktan 1-2 saniye sonra cihazı kulağa götürmeli.)

  KISA VADELI ZARARLARI (24 saat)

- Kulak çınlaması ve kulaklarda ısınma.

-Yoğun stres ve yorgunluk hissi.

- Kan hücrelerinin bozulması.

- Bas ağrıları ve sersemleme.

Sağlığınızı önemsiyorsanız SAR değeri açıklanmayan özellikle Çin malı telefonlardan kaçınmanızı öneririm.

Sektörün önde gelen firması Nokia telefonların sar değerlerini öğrenmek için buraya tıklayınız.

 

Bu yazıyı diğer sitelerde paylaş

E-mail | Permalink | 0 Yorumlar| Trackback



Takvim

<<  Eylül 2010  >>
PaSaÇaPeCuCuPa
303112345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930123
45678910

Etiketler

Etiket bulutunu görüntülenemiyor!Flash yada Javascript desteğiniz yok.
<

Son Yorumlar

Hakkımda

Emre KÖRKOCA;Lisans eğitimini Sakarya Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü'nde tamamladı.

İletişim:0505 233 70 72





Haftanın Sözü

Hayatı yokuşa çıkarken yaşarsınız,zirvede otururken değil.

Uyarı

Her hakkı saklıdır.İçerikler kaynak gösterilmeden yayınlanamaz!Kişisel görüşleri barındıran bir blogtasınız.Yorumlar site sahibi tarafından onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.

Emre KÖRKOCA

© Telif Hakkı 2010

Giriş